4 Şubat 2018 Pazar

Vapurdaki bal arısı

Hafif yağmurlu ve soğuk bir günde, Kadıköy sokaklarında insanlara çarpa çarpa vapura yetişebilmek için koşuyordum. Şayet ayaklarım isyan ederse yetişemeyeceğimin de farkındaydım. Çünkü dakiktir Beşiktaş vapuru, kalkacağı saatte kalkar. Bir de hangi saat olursa olsun hep yolcusu boldur. İstanbullu için bir başkadır Beşiktaş.

Neyse ki son dakikalarda bile olsa yetişebilmiş ve kendime giriş kapısına yakın bir yerde boş bir koltuk bulup oturabilmiştim. Tabi tek geç kalan ben değildim. Benden sonra el ele tutuşan bir çift girdi, biraz tepkili halleri vardı. Belli ki tartışmışlardı. Ardından genç bir çocuk girdi. Kulağında kulaklık vardı kimseye bakmadan yürüyüp geçti. Sonra gözlüklü orta yaşlarda bir adam girdi. Beyninde yığınla düşünceyle savaşıyormuş gibi görünüyordu. Şapkasını çıkartıp eline aldı, yanımdan öylece geçip gitti.

Sonra kapı tekrar açıldı ve o geldi. Titreyen bacağını havaya zorla kaldırarak kapı eşiğinden geçmeye çalıştı. Bir yandan da kapıyı tutmaya çalışıyordu. Tıpkı bacağı gibi elleri de titriyordu. Bir elinde sabit tutamadığı bastonu vardı, diğer elinde ise yırtılmış iki tane poşet. Hemen kapı girişindeki koltuğa benim tam karşıma oturdu yaşlı amca. Önce kendi oturdu, sonra hüznünü oturttu.

Sadece yakası siyah ve kürklü olan, dizine kadar uzanan gri renkte bir palto giyiyordu. Sol yüzük parmağında yüzük vardı. Başının tepesinde her ne kadar saç olmasa da, olan yerdeki saçları uzun ve beyazdı. Sakalı da, bıyığı da bir o kadar gürdü. Hafif kambur duruyor, kimseye rahatsızlık vermemek adına bakmıyordu.

Oturduğu koltuğun yanına poşetlerini koymuş olsa da bastonunu hiç bırakmadı. Tam önüne getirdi ve iki eliyle onu tuttu. Hem enine, hem de boyuna ahşap üzerine siyah çizgileri vardı bırakmaya kıyamadığı bastonunun. Belli ki tek dayanağı o kalmıştı.

Paltosunun sağ cebinden eski tuşlu bir telefon çıkartıp birkaç tuşa bastıktan sonra kulağına götürdü telefonu.

“Kızım, evet ben şimdi bindim vapura evladım.”
“Merak etme kızım her şeyi aldım.”
“Çok teşekkür ederim kızım her şey için.”
“Evet çocuğum evet, Allah nasip kısmet ederse yine görüşeceğiz.”
“Tekrar teşekkür ederim kızım, iyi bakın kendinize.”
“Oldu, hoşça kalın kızım, hoşça kalın.”

Ve telefonunu tekrar cebine götürdü amca. Belli ki kızının yanında bir hafta sonu geçirmiş, şimdi de evine dönüyor. 2 poşetinde de eşyalarını taşıyormuş. Eski İstanbullu mu diye düşünmeden edemedim. Beşiktaş’ta eski bir daire belirdi gözümde hemen. Camından sarı gün ışığını alan, çiçekli yıpranmış koltuğu olan, siyah beyaz fotoğrafların olduğu eski bir apartman dairesi işte.

Ve vapur hareket etmeye başladı. Benim oturduğum yere yakın, ancak bana görünmeyen bir yerden gitar sesi gelmeye başladı. Hüzün ve yaşanmışlık dolu o eski parçalar çalınıyordu. Tam da Beşiktaş vapuruna yakışırdı.

Sonra o şarkı çalınmaya başlandı. Yaşlı amca önce başını önüne eğdi. Ardından iki elini yüzüne götürdü ve gözlerini kapattı. Aradan biraz zaman geçti ve ellerini çektiğinde yaşlı gözlerle benim göremediğim müzisyenlere bakıp sessizce alkışladı.

Yaşlı amcanın her hareketini izliyordum. Bu durum dışarıdan bakıldığında belki biraz ayıptı ama bana çok şey anlatıyordu. Tek bir an gözümü kaçırmak istememiştim. Sanki eski İstanbul’daydık o an. Yaşlı amca işten dönüyor, çok sevdiği karısına kavuşma heyecanını yaşıyordu. Öyle ki ben bu düşüncelere dalarken vapur bile nostalji dolu geldi gözüme. Pencerenin dışarısında gördüğüm Kız kulesinin de, Galata’nın da adeta yıllar öncesinden görüntüleri vardı gözümün önünde.

Yavaşça yerinden kalktı ve ufak adımlarla müzisyenlerin yanına gitti. Belli ki para vermek için kalkmıştı. Sonra yavaşça yerine döndü yaşlı gözlerle. Oturdu. Hala aynı şarkı çalıyordu ve yaşlı amca hala o şarkıyı yaşıyordu. Belli, kaybetmişti kalbindekini. Belki de o yüzden titriyordu elleri, doluyordu gözleri. Şarkı ona çok dokunmuştu. Kim bilir, belki de dans şarkılarıydı ya da Pazar kahvaltısını hazırlayan karısının kulağına fısıldadığı şarkıydı.

Vapur kıyıya yanaşmak üzereyken herkes ayağa kalkıp yaşlı amcayla aramıza girdi. Gözden kaybolduğunu düşünürken onun da inmek için sıraya girdiğini fark ettim. Herkes inerken o da yavaşça adımlarını atıyordu vapurun dışına. Git gide aramızdaki mesafe artmıştı, onu zar zor seçebiliyorken bir anda gözümden kaybolmuştu.


Bu şarkının yeri bende daha da bir ayrı oldu. Çok daha sever oldum. Ne diyordu üstatlar, “ah bu şarkıların gözü kör olsun…” 

ŞARKI:
(dinlemek için tıklayın)

SÖZLERİ:
Ben bal arısı gibiydim senden önce

Bak pervanelere döndüm seni görünce
Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamam

Yoluna adadım ömrümü ben sensiz olamam
Yana yana kül olsam her an, yine de senden ayrılamam

Bin yıl yaşasam yine sana doyamam
Sana gönlümü verdim ey nazlı güzel

Seni almazsam gözlerim açık gider
Bana ellerini ver hayat seni sevince güzel

Yoluna adadım ömrümü ben gel kaçma güzel
Bana ellerini ver hayat seni sevince güzel

Sana gönlümü verdim nazlı güzel
Sana gönlümü verdim ey nazlı güzel

Seni almazsam gözlerim açık gider
Bana ellerini ver hayat seni sevince güzel

Yoluna adadım ömrümü ben gel kaçma güzel
Sana gönlümü verdim nazlı güzel

(Bu yazının her türlü hakkı saklıdır. İzinsiz ve isimsiz kullanılması yasaktır.)

5 yorum:

  1. Çok güzel bir yazı..ihtiyar amca benı benden aldı

    YanıtlaSil
  2. Yanıtlar
    1. Sizi burada görmek büyük gurur hocam. Teşekkür ederim :)

      Sil